TR
TL
Ara
Booking.com
Haritada Ara
Booking.com
Haberler
Anket
Gökçeeada'da Hangisini Yapmayı Tercih Edersiniz?
Tarih kokulu kadim ülkede…
Adnan Genç
Tarih kokulu kadim ülkede…

YÜZLERCE YILLIK DEBDEBENİN ÜLKESİ; GÜRCÜSTAN’DA VE ACARA’DAYIZ…

Bir grup gazeteci ve gezginle birlikte Gürcüstan’ın Acara Özerk Bölgesi Cumhuriyeti’nin davetlisi olarak; bu kadim ve güzel ülkeye gittik… Yönetim yapısı itibariyle bizi davet eden Teimuraz Diasamidze, Turizm ve Tanıtma Şubesi Genel Müdürü olarak anılıyor ama muhatap olunduğunda ‘Sayın Turizm Bakanı’ diye, hitap ediliyor. Benzeri titrlere sahip şube müdürlerinin tamamı da Acara Özerk Bölge Cumhuriyeti’nin bakanı mevkiinde… Devlet Bakanı olarak tanımlanan ama gene Acaralılar’ın resmen Devlet Başkanı saydığı kişi ise Levan Varshalomidze… Turizm Bakanı 32 yaşında, başkan da 37 yaşında… Sovyetler’den kalma alışkanlıkla yaşlı yönetici aramamalı; çünkü, her düzeyde kesinlikle gençler egemen… Acara’nın başkenti Batum’da da, Gürcüstan’ın başkenti Tiflis’de de… Beş yıldır çıkarılan ve kesinlikle uygulanan yasalarla, halkın da büyük desteğini alan Saakaşhvili hükümetinde yaşlı-başlı kimse yok gibi. Mafya silinmiş ülkeden. Yüzlercesini yollarda gördüğümüz otobüs ve kamyonların şoförlerinden ve iş yapmaya gelen çevrelerden öğrendiğimiz kadarıyla beş yıldan önceki dönemlerde sınırdan itibaren arabaları durduran ve gidilecek yere kadar eşlik eden ‘kanarya’ nitelemesiyle anılan eli silahlı mafyadan gençler, yüz dolardan başlayan fiyatlarla tarife çıkarırlarmış… Gece hava karardığı andan itibaren sokaklarda kimse durmazmış… En küçük para miktarına insanların öldürülmesi şaşırtıcı değilmiş… Şimdi kimse kimseyle kavga etmeyi bile aklına getirmiyor, çünkü her iki taraf için de 7’şer yıl hapsi var… Düzen bozucu hiçbir girişime prim verilmiyor…

SANAT HER YERDE VE DAİMA VAR
Yüzlerce yılda onlarca kez işgale uğramış böylesine eski topraklarda pek çok döneme ilişkin derin izler kalmış… Tarih kokan bu ülkede sanatın da izini her yerde ama her metrekarede görmeniz, bu değerli coğrafyayı kalıcı ve sahici kılmış… Daha Sarp kapısından içeri (yürüyerek) girdiğimizde, herkesin pasaport kontrolünden geçip gelmesini beklerken küçük meydanı çevreleyen dükkânların arka duvarlarında 2. Dünya Savaşı’na katılan askerleri anmak için yapılan rölyef üzerinde; yaşananların halk üzerindeki etkileri vurgulanmış… Gene bir diğer yanda ise Sarpi köyünden savaşa gidip ölen askerler, fotoğraflarıyla birlikte gösteriliyor…
Artık yoldayız ve fotoğrafçılar için büyük mutluluk. Bir düğün alayı var önümüzde… Kiralık bir Limuzin’den inen gelinle damat ve birkaç arabadan dökülen şık kadınlar ve adamlar… Hemen sağ yamaçtan coşkunca akan orta boy bir şelalenin döküldüğü noktada da bir heykel… Gürcüstan Hıristiyanlığının kurucu iki önemli kişisinden Aziz George burada ve halk arasındaki ritüel yerine getiriliyor… Ziyaret, fotoğraflar ve hızla başka bir noktaya hareket. Hemen iniyor, biz de fotoğraflama işlemine girişiyoruz. Olur olmaz her pozisyona objektif uzatan spor muhabiri gibiyiz. Topluca koşuşturuyoruz. Konvoy önde biz arkalarında Batum’a doğru gidiyoruz…
Kente daha girebilmiş değiliz. Gonio Kalesi’nde mola verdik. Bizim düğüncü kafile de orada. Kral Kolho’nun erkek çocuğunun burada yaşamış olması nedeniyle yapılan bir kale. M.Ö. 7-8. yüzyıllara tarihleniyor. Gonio Apsoros Kalesi’nden çıkıp 6 gün boyunca geceli gündüzlü hep yağacak olan ilk yağmur taneleri eşliğinde başkente doğru yola çıkıyoruz…

100 YIL ÖNCE PLANLANMIŞ BATUM’DAYIZ…
Üç gün Batum’da üç gün de Tiflis’de olacağız… Otele yerleşip, yakın çevreye dağılıyoruz… Aslında bir konudaki memnuniyetsizliğimizi belirtmeliyim… Böylesi bir daveti ilk kez yapan Turizm Bakanlığı yetkilileri ve bizlere aracı olan acentelerin ciddi kusurları oldu. Otelde kimi konukları ikişer kişi yatırdılar. Yani bir önceki gün tuttuğumuz notları sabah erkenden kalkıp toparlayabilme olanağı olamadı. Otelin oda düzeni de buna uygun değildi. Grup liderliği ise hiç olamadı. İyi niyetli çoğunluğun samimiyetiyle çözüm aranmaya çalışıldı.
Otelden dışarı kapağı atan kendini İlia Chavchavadze Devlet Tiyatrosu’nun görkemli binasının önünde buluyor… Tiyatroya adını verdikleri Chavchavadze eski bir yazar ve adı kenti kesen önemli bir bulvara da verilmiş… Zaten yazar ve şairlerin adları kentin her yerinde… Yeri gelmişken saymalıyım: Puşkin ve Mayakovski caddeleri var. Gene çok eski dönemlerden kalan yazar Rustaveli caddesi ve Picasso ile kıyaslanan Pirosmani caddesi. Ünlü Gürcü asıllı Rus besteci Borodin nedense es geçilmiş, ama Çaykovski caddesi var… Bu arada futbolcu Shevchenko adı ile Paris Komünü caddesi de var…

ALTIN POSTUN ÖYKÜSÜ VE ALTIN KALPLİ BAKKAL…
Fotoğraf için ışık koşullarının iyice kötülediği saatlerdeyiz ama hem Batum’da hem de Tiflis’te gece ışıklarının muhteşem olduğunu belirterek, Arganotlar’ın aradığı Altın Post anıtının önüne geldik. Güzelce düzenlenmiş meydanın ortasından yükselen devasa bir taş ve üzerinde bir kadın figür tarafından göğe doğru tutulan ‘altın post’…
Makinelere pil lazım olunca bakkal aranmaya başladık. Azıcık yürüdük ki, epeyce yüksek tavanıyla bir köşede tek başına duran bir bakkal gördük. İçeride onlarca rölyef, altın yaldızlı büyük aynalar ve tavan olduğu gibi dini öyküleri anlatan sarmal ikonlarla bezeli… Bakkal ise bildiğimiz bakkal gibi ama sadece gibi… Bin çeşit –bir kısmı Türkiye’den- bisküvi var… Zaten henüz market olamamışsa, çoğu bakkalda bisküvi çeşitleri gibi ıvırzıvır türünden ürün ile kesinlikle bolca içki var. Başka bir şey yok ama muhabbet var… Girince bakkala, arkada bir köşede yüksekçe yuvarlak bir masa ve etrafında bakkalı işleten ailenin bütün bireylerini gördük. Çok sayıda meze ve ev yapımı votka ve şarap var… Büyük baba, baba ve kadınlar ile iki delikanlı, hep birlikte içip muhabbet ediyorlar. Pil yok, gelin içki var dediler. Çekinerek yanaştık. Böyle bütün seyahatimiz boyunca kahvaltı masaları da dahil olmak üzere soframızdan (ve hayallerimizden!) hiç eksik olmayacak içki muhabbeti başlamış oldu. Közde patlıcan, üzerinde cevizli bir sos ve onunda üzerinde nar taneleri; kıyılmış halde bulduğumuz müthiş lezzetli bir enginar salatası; beyaz ve isli peynir, elbette patates tava ve yeşillik demeti… Laf olsun torba dolsun kabilinden lafa daldım. Caddenin adı K. Gamsakhurdia üzerine sohbet açtım… Hristiyan laz diye tanımladığımız Megrel halkının önderlerinden ve ilk başkan. SSCB’nin son Dışişleri Bakanı Edvard Şavardnazde göreve geldiği sırada çıkan çatışmalarda öldürülen lider. Şimdilerdeki muhafetin önderi de bu tarihi kişiliğin torunu… Kuruluş günleri olan 9 Nisan’dan başlayarak 9 gün boyunca geceli gündüzlü miting yapan muhalif kesimin lideri de aynı aileden geliyor… Destek buldukları söylenemez. Bu nedenle bakkalda hafifçe demlenen heyet canlanıyor ve kadınlardan biri ‘Megrel diye bir şey yok, herkes Gürcüdür’ kabilinden bir şeyler söylüyor. Gülümseyerek… Çakırkeyif olmanın ve bir gerçeğin altını hafifçe çizerek… Karşılıklı olarak tek kelime dil bilmeden 45 dakika muhabbet ediyoruz. Habire kadeh yuvarlıyoruz. Henüz paramızı yerli para birimi Lari’ye çeviremediğimiz için bir kuruşluk bir şey de satın alamıyoruz. Ertesi gün(ler)e söz verip bol bol fotoğraf çekerek ayrılıyoruz… Kentin alt yapısı değişiyor. Bütün sokaklarda büyücek iş makinaları ve işçiler çalışır durumda. Bir kiliseye giriyoruz…

ON YILLARDA DİNDEN UZAK DURUNCA…
On yıllarca dinden uzak dur(durul)unca büyük çoğunluk artık kendini dine vermiş durumda. En faal binalar kiliseler ve her yerde ciddi bir dindarlık görmek olası. Bir tek ürünün satıldığı özel çarşılar gibi burada da dini malzemelerin; kitapların, küçük ikonların ve benzeri malzemelerin satıldığı dükkanlar bir aradalar ve hayli ilgi görüyorlar… Bütün seyahatimiz boyunca onlarcasını gördüğümüz ve pek çoğuna da içine girdiğimiz için aynı cadde üzerinden bulunan ama adını not almadığımız kiliseye giriverdik. İçeride çocukların koral etkinliğinin provası bitmiş. Aileleriyle ve papazla sohbet ediyoruz… Ertesi gün ve iki gün sonrası için -Kutsal Cuma’ya- hazırlanıyorlarmış… İsa’nın Kudüs’e gelişinin anıldığı ve yere şimşir yaprakları (o dönem defne yaprakları) serildiği özel gün. Bu ritüeli mümkünse 7 kilisede izlemek önemli ve değerlidir, diyorlar… Gene kolay fotoğraflar ve içten yolculamalarla otele, yemek faslına koşuyoruz…

YEMEK MUHABBETİ VE KADEH KALDIRMA SIKLIĞI ÜZERİNE
Burada yemek işi tamamen ikinci planda sanki. Çünkü henüz ilk lokmayı gövdeye göndermeden davetin önemli kişisi kalkıyor ve kadehini günün; anın ve grubun vurgu yapılacak bir yönüne kadeh kaldırıyor. Topluca şerefe diyoruz: Gao Marcos. Bunu her yemekte ortalama 10 kez yapıyoruz. Topluca kadeh kaldırma işi, çok aşina olduğumuz bir hale geldi. Öğlen ve akşamları 100 civarında Gao Marcos demişizdir… Sanki asıl işimiz konuşmalar yapmak ve içkilerimizi yudumlamak ama araya bi’miktar da yemek konmuş gibi… Masa bahane, muhabbet şahane… Doğrusu yemeklerde pek seçme şansımız yoktu ve gerek de yoktu… Aynılık bi’miktar bezdirici de olsa, bunca insanın toplu hareketi sırasında seçimli yemekleri hazırlamak hem zaman hem de fazladan para demekti. Davet sahipleri doğru davranarak; bizlere, soğuklardan oluşan çok zengin bir meze olanağı ile çılbır, dana haşlama ve tavuk kızartma ile mantar sundular… Tabii açık ve leziz şaraplar eşliğinde… Mahcup olduk, teşekkür ederiz efendim…

2. GÜN: MÜZELER VE KRAVİYATİ GEZİSİ
Gezimizin ikinci günündeyiz… Acara beşe bölünmüş; Khelvachauri, Kobuleti, Keda, Shuakhevi ve Khulo… Batum’un sahil bölgesinde ve Özgürlük Meydanı’nın hemen yamacından hareketle Acara Devleti Tarih ve Doğa Müzesi’ne gidiyoruz. Haliyle bir rehber eşliğinde geziyoruz… Acara’nın 1809’da kurulduğunu öğrenirken etnografik ve tarihi bilgiler almamız sürüyor: Doğusu’nda Arsiyani dağı var, Kanlı dağ ise en yüksek dağı (2990 m.)… En batısında ise Şavşati Dağları var. Dört katlı geniş ve son derece iyi düzenlenmiş müzede 150 bin obje sergileniyor ve arşivlenmiş durumda. Doğa müzesi de aynı yapı içinde olunca Karadeniz’de 147 tür balık çeşiti olduğunu ve 200 metrenin altında hayat bulunmadığını öğreniyoruz. Bizim bildiğimiz ise, genellikle 40 metrenin altındaki zehirli ve yoğunlaşmış metan gazı bulunduğu yönünde. Rus Harbi (1887-88) sırasında yıkılan kent 1898’de planlanmış. Birbirini kesen bulvar ve caddelerle, onları bağlayan sokakların düzgün bir yerleşimi söz konusu. 350 kilometresi Türkiye’de, 26 kilometresi de Acara içinden akıp Batum’dan denize dökülen Çoruh Nehri epeyce alüvyon getirmiş. Bu bölgeyi düzenlemişler. Zaten İspani 1 ve 2 olarak adlandırılan ıslah edilmiş bataklık bölgeleri için onlarca yıl önce okaliptüs ağaçları getirilerek kurutma işlemine başlanmış… Hâlâ sürüyor.. Gezdiğimiz müze geçen yıl yüz yaşını kutlamış. Bunun şerefine bahçeye her nasılsa Gürcü balıkçılarca avlanmış olan balinanın iskeleti konmuş… Müzeye devlet müzesi statüsüyle birlikte 2005’te tarihçi ve etnograf Khariton Akhvlediani’nin adı verilmiş…

KUTU… KUTU… KUTU…
İyason; o zamanlarda Kolhid denen Gürcüstan`daki Altın Post`u alıp Yunanistan`a getirmek için Argo adlı çok ünlü bir ustadan, o zamana dek duyulmadık ve görülmedik büyüklükte bir gemi yapmasını istedi...’Argo’ adı da zaten ‘çok hızlı’ anlamına geliyordu... Aslında antik çağdaki bu öykü epeyce eskilere dayanıyor. Baştanrı Zeus; Yunanistan’daki iki masum çocuğu üvey annelerinin gazabından kurtarmak için kanatlı ve altın postlu bir koç gönderdi. Ve çocuklar bu koça binip havalandılar. Ne var ki Helle adlı kız çocuğu, bugünkü Çanakkale Boğazı’nı geçerken koçun sırtından düştü. Ve deniz tanrısı Poseydon da bu çocuğu kurtarıp bakımını üstlendi. Büyüyünce de onun sevgilisi oldu. Bu yüzden de buraya Helle Boğazı (Hellespontos) denmeye başladı o dönemin insanlarınca... Altın postlu koç, diğer çocuğu sağsalim Gürcüstan’a götürdü. Ve Kral Ayetes (Aietes) de, Zeus’a kurban ettiği bu koçun paha biçilmez altın postunu, savaş tanrısı Ares’in bahçesindeki bir canavara emanet etti... Ondan sonra da Gürcüstan’ıı çok zengin bir ülke olarak algılamaya başladı insanlar. Ayrıca ülkenin kralı Ayetes’in sarayının bahçesindeki dört çeşmenin birinden hep şarap, ikincisinden süt, diğer ikisinden de yağ ve bal aktığı söyleniyordu. Gürcüstan`da, içinden su yerine sıvılaşmış altın akıtan ırmaklar olduğu söylentisi dilden dile dolaşıyordu... Bu yüzden o ülkeye gidip Altın Post’u ele geçirme bahanesinin altında, bu ülkenin zenginliklerinden pay almak ve de sarayın çeşmelerinden şarap ve süt içmek, bütün komşu ülke krallarının ve de korsanların, yeni yeni oluşmaya başlayan burjuva sınıfının vurguncu ve soyguncu denizcilerinin en büyük tutkusuydu. Bu tutkuyla yatıp kalkıyorlar, bu tutkuyla süslüyorlardı düşlerini hep... İşte İyason da, kral olan amcasının önerisiyle bu altın postu almaya giderken, içinde kıpır kıpır oynaşan düşlerin içinde; Gürcüstan’ın altın akıtan ırmakları, köle olarak getirilecek güzel kadın ve kızlar vardı... Zaten onun kendisiyle bu serüvene katılacak yürekli ve güçlü savaşçıları derleyip toparlaması hiç de zor olmadı; üstelik öyle uzun bir zaman da gerekmedi bunun için! Çünkü bu serüvene katılanların hepsinin içinde kıpır kıpır oynaşan şey; İyason`un içindeki gibi ama açıkça söylenemeyen hep aynı zenginliklere ulaşma tutkusunun coşkusundan başka birşey değildi... Argo adlı usta, kendi adını taşıyacak bu ünlü gemiyi yaparken, tanrıça Atena da ona yardımcı oldu; meşe ağacından direklerini ve yelkenli kumaşlarını hep kendi elleriyle hazırladı tanrıça... Argo gemisine binen ve geminin adı yüzünden Argonot denen bu yürekli gemiciler, Yunanistan`ın İolkos limanından dualarla ve tanrılara kesilen kurban şölenleriyle uğurlandılar... Başlangıçta çok sakin geçen birkaç günlük yolculuk sonunda fırtınalar gemiyi sallamaya başlayınca, ilk durakladıkları yer, Lemnos adası oldu. Ne var ki bu adada, hep yarı çıplak güzel kadınlar-kızlar çıktı karşılarına. Haliyle ilk anda şaşırdılar... Sonradan kocalarının hep başka kadınlarla yaşamalarından, kendilerini köle olarak kullanmalarından bıkıp usanan bu kadınların isyana geçtiklerini, ama erkeklerinden çok sert tepki görmeleri üzerine de bir gece hepsini yok ettiklerini öğrendiler!.. İşte böylesine bir serüven geçirmiş adaya ulaşan bu güçlü ve yakışıklı Argonotlar, burada tam iki yıl süresince tek başlarına kalmış kadınlarla düşüp kalktılar... Altın Post’u da unuttular!... Sonunda aynı günahın ortağı olan Zeus’un oğlu Herakles, yoldaşlarına sert bir şekilde çıkıştı: “Arkadaşlar, biz buraya kadınların kölesi olmak için mi geldik? Görüyorsunuz, daha ilk durakta Altın Post’u unutuverdik!...” Herakles’in uzun söylevinden sonra Argonotlar, iki yıldır demirli bulunan ve paslanmaya yüz tutmuş gemilerine döndüler ve yeniden denize açıldılar... İkinci durakları Marmara Denizi’deki Kapıdağ Yarımadası oldu. Orada sakin bir limana demirledikten sonra Argonotların bir kısmı tanrılara kurban kesmek üzere dağa tırmandı... Ama yörede bulunan altı kollu devler gelip çevreden kopardıkları büyük kaya parçalarıyla limanı doldurmaya başladılar. Çünkü o ana dek bu cinsten bir deniz aracı görmediklerinden, geminin içini dışını görmek, sonra da Argonotları parçalayıp yemek istiyorlardı!.. Bereket gemiye bekçilik eden Herakles, bu korkunç devlerin çoğunu oklarıyla öldürdü...Bir kısmı da, Herakles’le başa çıkamayacaklarını anladıklarından kaçtı! Tanrılara kurban kestikleri dağdan inen Argonotlar; kan revan içinde yerlere serilmiş devleri görünce apar topar gemilerine atladılar ve ver yansın kürek çekmeye başladılar... Öykü böylece devam ediyor…


11161 kere görüntülendi.