Ad Soyad
E-posta

Hesabınızı etkinleştirmek için geçerli bir e-posta adresi girmeniz gerekmektedir.
Aktivasyon Mesajınız en kısa sürede gönderilecektir. Lütfen mesajı görememeniz durumunda Spam/Gereksiz E-postalar bölümünü kontrol ediniz.

TR
TL
Haritada Ara
Yazarlar
Haberler
Anket
Gökçeeada'da Hangisini Yapmayı Tercih Edersiniz?
Gökçeada -Kızıltepe Hattında Gazali'yle Buluşma...
Seda Poyraz
Gökçeada -Kızıltepe Hattında Gazali

 En bilinen klasik tanımlamasıyla hepimiz için hayatlarımız tıpkı bir ‘roman’ gibidir… Yaşamlarımız devam ettikçe, bu zorunlu roman tüm karmaşa, çetrefilliğiyle sürer gider. Söylenecek sözler bir asrın irice parçalarında biriktiğinde; o zaman tarihe tanıklığınız gelir aklınıza… Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in başbakan olduğu yıllarda doğmuşsanız, ülkenizin hiç dinmeyen siyasi/ekonomik/sosyal gelişmeleri de; çarpıcı unutulmazlıkları ölçüsünde satırbaşlarıyla bilinçaltınızda yer etmiş demektir.

 
Bu yüzden, 1960′lı yılların İmroz’unda, her çocuğun ‘en sevdiği okul arkadaşı’ tanımlamasında benim için yerini bulan Alexandra’yı yaşanmış bir simge alarak, Ada’nın bir dönemini paylaşmak istedim. Alexandra’yı bulmam şüphesiz imkansız da değil; ama Alexandra’nın bir kadın olmasının, değişen soyadının bu arayışımı zorlaştırdığını ifade etmeliyim. Ancak Alexandra’yı bulacağımı da biliyorum, eğer yaşam onun için de sürüyorsa…
 
Adının İmroz olduğu ve Gökçeada olarak değiştiği iki dönemin gerçekliği ve benzer konulardaki yaşanmışlıkların bıraktığı izler nedeniyle olsa gerek, Ada yazılarının devamı yönündeki beklentiye yanıt vermek ve verememek ikilemini hissederken, uzun bir ömrün realitelerinin temel taşlarına ilerleyebilmek için mezun olduğum Kızıltepe Ortaokulu’na gidebilirim sanki… Yıllar sonra, oğlumun doğum müjdesine tanıklık eden Ada’yı tekrar ziyaretimde bıraktığı izleri  paylaşıncaya kadar…
 
Ada’yı yazılarda terk etmek de kolay olmuyor benim için… O da beni terk etmiyor… Bugünlerde vizyonda olan ve Gökçeada’da çekildiği için gittiğim Yağmur’dan Sonra… filminin üzerine kurulduğu Yarı Açık Cezaevi, Ada’da okuduğum dönemde açılmış ve sanki hemen Ada’nın doğal bir parçası oluvermişti… Cezaevi Müdürü’nün baskın kişiliği üzerine kurulu olan filmde; Gökçeada’yı, limanı, köylerini değil ama Sumru ve Eleni’nin dostluğu, Sumru’nun bisikleti, Ağlayan Kaya’da simsiyah denizin çağrıştırdığı geceleri çocukça yüzmelerimizi yoğun hissettim yeniden…
 
Ve ben, çocukluğumu ve ilk gençliğimin geçtiği Gökçeada ile Çanakkale’yle ilgili, hafızamdan çoğu yitip giden yaşanmışlıklarıma rağmen, unutulmaz iki anekdotu da aktarmadan devam edemeyeceğim. Bugün, her yeniden konu açılışında değiştiğini gördüğümüz eğitim sistemi 1960′lı yıllarda her şeyiyle bir ‘ezber’di. Konuları anlamazdık aslında! Ve biz ortaokulda, siperlikli, armalı okul şapkalarımızla öğretmenlerimize selam dururduk. Bu, dönemin okullarının kurallarından biriydi. Önlüklerimiz tabii ki siyah, etrafı oyalı beyaz yakalarımız ise kolalıydı…
 
Çanakkale’de ilkokulda, tembel(!) öğrencileri bir sınıfa doldurup, diğer sınıfları çağırarak onların, diplomatik bir tanımla uyarılışlarını(!) izlemek zorunda bırakıldığımızı unutamam.. Ben; beklenti ve amaç, onlarla alay etmek, gülmekken, özellikle de aralarında sevdiklerimi gördüğümde ağlardım. Okul yıllarımızda, dayağın tanımı ‘cennetten çıkma olur, “eti senin kemiği benim..” denilerek okula teslim edilirdik. Bugünün ifadesiyle unisex imal edilen siyah, bağcıklı Sümerbank ayakkabılarımız sanki bir asker potiniymiş gibi de ayaklarımızı vururdu. O yüzden, bayramlık kırmızı rugan ayakkabılarımı hiç unutmadım.
 
Ortaokul 3. sınıfa geçtiğimde, tayin rotamız Elazığ iliydi. Batı’dan Doğu’ya geçerek anneanneme yaklaşınca, anaerkil bir aile yapısının bendeki tipik örneği anneannem Halime Hanım’ın yanında Mardin/Kızıltepe’de ortaokulu bitirdim. Kızıltepe’deki diğer evler gibi bizde de Türkçe, Arapça, Kürtçe, Çeçence yani hemen her dil konuşulurdu. Daha çok çocukların oyun yeri olarak kullandığı küçük kızıl tepesi dışında düzlükte yaşanan Kızıltepe’den, dağın zirvesindeki Mardin’in gece ışıkları bugün gibi aklımdadır. Mardin’i bir ‘pırlanta yüzük’ olarak tanımlardık biz…
 
Anneannemin, duvarlarında İran motifli halıların asılı durduğu, bol minderli sedirin üzerine bağdaş kurarak tütün sarışını, dedemin doğu tarzı et yemeklerine olan düşkünlüğünü, dayımın okuduğu Yeni Ortam gazetesinin mizanpaj tasarımını, yardımcımız Gazali’nin bizlere sevgisini, ‘okul birincisi’ olarak okul arkadaşlarıma verdiğim okul defterlerinden,  sarı çizgisiz olan Matematik defterimin satır arasına saklı, sınıf arkadaşım İbrahim’in yazdığı ‘bir resminizi rica edebilir miyim?’ notunu unutamam…
 
Aklım Alexandra’da kalsa da, yaşamın özelde yaşanan tarihselliğindeki  Kızıltepe-Mardin hattında devam eden ergenliğin, aklımda Ada kadar tezatlı güzellikleriyle yer eden 1970′li yıllar… Kızıltepe’nin dışında sayılabilecek büyük kerpiç evimizin yanındaki, gecenin sonsuzluğuna uzanır gibi görünen bağımızdan zaman zaman gelen silah seslerine o zamanlar alışmaya başladım. Belki de bu yüzden, gazeteciliği seçtiğim İstanbul’daki üniversite yıllarımda silah sesleri beni korkutmadı. Ve belki de nedeni, hiçbir zaman ölmeyeceğimizi düşündüğümüz gençliğin verdiği o muhteşem cesaretti…

7787 kere görüntülendi.