Ad Soyad
E-posta

Hesabınızı etkinleştirmek için geçerli bir e-posta adresi girmeniz gerekmektedir.
Aktivasyon Mesajınız en kısa sürede gönderilecektir. Lütfen mesajı görememeniz durumunda Spam/Gereksiz E-postalar bölümünü kontrol ediniz.

TR
TL
Haritada Ara
Yazarlar
Haberler
Anket
Gökçeeada'da Hangisini Yapmayı Tercih Edersiniz?
Dost ülkede keyifli gezi...
Adnan Genç
Dost ülkede keyifli gezi...

 Yunanistan seferine çıkmak üzere Taksim AKM’de önünde buluştuk. 

“Chapter 1; Minos uygarlığının çöküşü ve Miken uygarlığının gelişimi üzerine ilk bilgiler...” Otobüs hareket etmemiş, arka koltukların ’24 saat açık bar’a dönüşmesi henüz gerçekleşmemişti ki; sevgili ve değerli rehberimiz Dr. Lefter Bey’in davudi sesi duyuldu: “Merhaba. MÖ 14. ve 13 yüzyıllar Miken uygarlığının en ileri dönemleridir. Metropoller ve akropoller, bu dönemde detaylandı. Prehistoria dönemi bitti...” 
Aksaray civarında ilk molamızı verdik. Sayılamayacak kadar çok bira ve mebzul miktarda rakı tedariki yapıldı. Likid mevzusu böylece kapanmamak üzere açıldı. Yeniden hareket. Lefter bey, Geometrik dönemi anlatıyor: Chapter 2; “MÖ 1110-800, istilalarla geçti. Dorlar; sarışın, mavi gözlü adamlar her yeri istila ettiler ve polis’ler kurulmaya başlandı. MÖ 11. ve 10 yüzyıllarda Anadolu’ya göz atalım: İzmir’den Edremit’e Eolya ve güneyde İyonya...” Daha sonra sırasıyla Arkaik dönem ve Klasik dönem üzerine bilgilerle MÖ 500 – 323 yıllarına geldik. Demokrasinin altın çağı vaziyetleri... 2. Filip bey ve mahdumları Büyük İskender... Delikanlı da az değilmiş; 18 yaşında kral ol, 33’ünde öl. 2 bin yıl kadar önce Orta ve Güney Asya içlerine kadar yürü. Fethetmedik memleket ve fethetmedik kalp komayan mahdum beye, biz de takdirlerimizi sevgili Lefter ağabey aracılığıyla bildirdik. Böylece, yolculuğun 15. dakikasında başlayan ve üç saat kadar süren derin Yunan tarihi ve coğrafya bilgimizi Helenistik döneme getirdikten sonra sabaha kadar soluklanmak üzere küçük yudumlarımıza döndük.  
Sabahın ilk saatleri... Hava yeni aydınlanıyor. İskeçe’yi alacakaranlıkta, Kavala’yı da uyku mahmurluğunda geçiverdik. Tazeliğini yitirmemiş poğaça ve meyve suları dağıtımından sonra çevreci adabımızla çöpler toplandı. Kendimize gelmeye başlıyoruz. Sıvasız, tuğlası görünen tek bir yapı bile göremeden köyleri, kentleri geçerek Selanik’e gitmeye çalışıyoruz. Yol kenarlarında minyatür kiliseler gibi maket yapılar var. Terminolojiye uyar mı bilemeyiz, ama bir insan boyu büyüklüğündeki bu minyatür adak yerlerinde minik bir pencere ve içinde yanan mumlar var. Ölümcül bir kaza atlatan Yunanlılar, böyle bir davranışla tanrıya minnetlerini dile getiriyorlarmış. Yollarda o kadar çok var ki, kaptanlarımız Mustafa ve Atilla’yı dikkatli olmaları için uyarmak gerekir mi diye düşündük. 
SELANİK’E MERHABA...
Bir gece konaklayacağımız Selanik... Mustafa Kemal’in doğduğu kent. Sınırdan Selanik’e girinceye kadar tek bir insan görememiştik. Keyif ve sefa düşkünlüğü üzerine bilgiler edinince duruma vaziyet ediyoruz. Ve, doğrusu dönünceye kadar dostlarımızın adabına biz de uyuyoruz. Metropolitan Oteli bulduk ve bir saat sonrası için fuayede buluşmak üzere odalara çıktık. Selanik şehir turunun Büyük İskender’in fetih turları kadar zahmetli geçeceğini kim bilebilirdi ki. Saatlerce koşuşturduk, 7-8 tarihi ve mimari önemi olan yeri gezdik. Sofistike bilgiler aldık ve galiba rehberimiz Lefter Bey’in; “Şunlara iki ters bir düz Selanik yaptırayım da görsünler” diye aklından geçirdiğini düşünüyoruz. Şaka bir yana Beyaz Kule’den başlayan şehir turumuz; neredeyse yüzde yüzlük bir benzerlikle İzmir şehir turu oldu. Konak Meydanı’nda başlayan turumuz Alsancak içlerine doğru sürüyor gibi. Her iki kentin mimari dokusu birbirine bu kadar benzeyebilir. Son derece temiz ve düzenli bir kenti geziyoruz. Bizlere benzeyen insanların arasında hızla Selanik Ayasofyası’na doğru gidiyoruz. ‘Tanrının hikmetini simgeliyor’ nitelemesi ile anılan mekana giremiyoruz. Karnaval var. Kısacası tatil. Aslında, her Yunanlı’nın saat 14’e kadar çalıştığını, sonra evinde veya herhangi bir yerde uykunun kollarına koştuğunu biliyoruz. Akşamın bir vakti yeni bir günü başlatıyorlar. 1444’te II.Mahmut devrinde yapılan Bey Hamamı önlerindeyiz. Hamam 1965’e değin etkinmiş. İlerliyoruz. Hac planlı kiliselerden 1041’de yapılmış Bakırcılar Kilisesi önlerindeyiz. Gene giremiyoruz. 500 yıllık öykü... Bilirsiniz, İspanyol engizisyonundan kaçan yahudiler buraya da yerleşmişler. Bu sefer buralarda nüfusun 1 milyon gibi önemli bir kesimini tutan Arnavutlar var. Yoksullar ve asgari ücretin 250 milyon TL civarında olduğu Yunanistan’da ağır işlerde onlar çalışıyorlar. Teke Ahmet Paşa zamanında Kazancılar Camii adını alan yapıdan ayrılıyoruz. 
Helenistik ve Roma dönemlerinde restore edilen Selanik Agorası’nı da değişik açılardan ve tepesinden izleyerek geziyoruz. Agios Demetrius Bazilikası’na doğru yaklaşıyoruz. Batıdan doğuya eksenlenmiş bir yapı biçimi olarak inşa edilmiş olan ve Aya İrini’ye çok benzeyen bazilika; 1492’de Koca Kasım Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş. 1912’de gene kilise olmuş. 1917’deki büyük yangında hasar görmüş ve birkaç yıl sonra restore edilmiş. Gene yürüyüş. Yollara düştük ve Selanik Konsolosluğu’ndan biraz daha önlerde bir yerdeki eski ve onarılmak üzere olan bir camiye geldik. Avlusunda bilgi aldık. Adını notlarım arasında bir türlü bulamadığım buradan; bize, “Türklerin geldiğini duydum. Merhaba demek istedim” diye yaklaşan, kucağında torunuyla bir hanım yolcu etti. Konsolosluk kapısındayız. Kontroller ve bahçeye duhul. Bahçede Ata’nın doğduğu ev var. Hızlı ve hiçbir şeye doğru düzgün bakamadan ve tek satır bilgi verilmeden kışkışlanıyoruz. Bizden sonra milletvekilleri mi, belediye başkanları mı ne, Türkiye’den önemli zevat gelmiş. 
Yokuş aşağı dükkanların ve kafelerin arasından sıyrılarak sahili bulmaya çalışıyoruz. Kilise-cami-kilise aşamalarından geçmiş son bir yapıya da el ve göz değdirdikten sonra, telefat vermeden otele döndük ve geceye hazırlıklar başladı. O gece balıklı rakılı yemekler geldi. İnsanlar, yedikleri balığın çiftlikten ve taze olmadığı kanısına vardılar. Acısını çıkartacak çok öğün var önümüzde deyip; erkenden, saat 03’te yatıverdik. Sabah 07’de kalkış: Tamam savaş çıktı, bizi de topluyorlar diye düşündük. Meğer mobilize turistik hareket saati böyleymiş; erken kalkan erken yol alıyor. 
ATİNA’YA DOĞRU SEKİZ SAAT...
Chapter 3; MÖ 338’de ‘Kutsal Birlik’ oluşturan Tebailer ve Atinalılar’ın 50 bin askerine karşı, Makedon komutan İskender’in 38 bin kişilik ordusunun kapıştığı yerlerden geçiyoruz. Aslında savaşın galibi Kral Filip, iki yıl sonra bir suikastte öldürülüyor ve yerine mahdum bey geçiyor. Savaşa hazırlık süreçlerini, yol alışlarını ve lojistik karşılama yöntemlerini tek tek öğreniyoruz. Örneğin kıyıya yakın yol alan Büyük İskender’in ordusunu denizden bir filotilla izlermiş. 15 yıllık krallığında epey yorulan genç komutan erken ölmüş. 33 yaşından sonrası olmadığı için yolun geri kalan bölümünde etrafı seyrediyoruz. Ekonomisi üzerine bilgi aldığımız Yunanistan’da yıllık ulusal gelirin 14 bin dolar civarında olduğunu öğreniyoruz. 14 milyon turistin de ziyaret ettiğini... Ama, çarşı pazarda dil bilen sayısı çok az. Çok çok az yerde İngilizce ibareler var. Bir şey anlamıyoruz. Ama, gene de insanlar ve mekanlar öylesine benzeş ki; neredeyse Türkiye’de bir yerlerde geziyormuşuz gibi. Belki bayram tatilini fırsat bilen 5 bin civarındaki Türkiyeli turistin katkısı da var, bu kanıyı edinmemizde. Atina’ya akşamüzeri kalabalık bir trafik içinde indik ve Novotel’e yerleştik. Gene sokaklar ve iki komşu ülkenin dışişleri bakanlıklarını yapmış olan Papandreu ile rahmetli İsmail Cem’in (bi’vakitler) gittikleri mekanda, balık ve müzik. Orta karar bir memnuniyet. Ertesi sabah gene erkenden Akropol’e yolculuk... Girişte Yunanlı rehber alınıyor. Lefter Bey’in dolaysız, net ve ironik aktarımları diğer grupların da ilgisini çekiyor ve ordu halinde Akropol’u tavaf ediyoruz. 
Akropol dönüşü meşhur Plaka ve Monastraki civarındayız. Akşam, ODTÜ’lü dostlarımızdan Dimitri ve eşinin yol göstermesiyle Atina’nın kenarında kalmış çok önemli bir lokantaya gittik. Karides yemekten, kızardık. 5 Kg. karides, gene uzonun envai çeşiti ve reçinalı şarapları denedik, mutlu ve mesut otelimize döndük. 
Sabahın bir vakti balıkpazarına ziyaret. Türkiye’nin balığını aldıkları için biz unutmuşuz, onlarda ise her köşebaşı balıkçı dükkanı. Öğlen üzeri Ortaköy benzeri mekanların içindeyiz. Sokaklarda cıvıl cıvıl insanlar. Nefis bir güneş. Akerdeon ve kemandan gelen ezgiler eşliğinde öğlen yemeği ve kafeler... Yediğimiz içtiğimiz her şey tanıdık gibi, ama adlarında bir sıfat bir de ek var: Grek salata, Grek kahve, barbunyaki, dolmaki cacıki gibi... Akşam muhteşem bir sürpriz bizi bekliyor. Aral’ın tanıdıklarından etnomüzikolog ve türkoloji öğrencisi Hristo, bizi rebet müziğin yapıldığı en iyi yere götürdü. Olağanüstü bir mekan ve müzisyenler. ‘Ölümsüzler Stoası- Pasajı’ adlı bu yer hakikaten adına layık bir yer. Altısı sürekli müzisyen ve solistlerden ikisi kadın, kalan dördü de; yaş ortalamaları 70 olan vokalist-müzisyenleri 4 saat dinledik. Dans ettik, hora teptik ve sirtaki izledik. Diz çöküp alkış tutan eş ya da arkadaşların tempoları eşliğinde tekil olarak yapılan ve biraz da erkekçe bir dans olan bu muhteşem gösteriyi, sıradan Yunanlıların şovu olarak izledik. Minimal dans hareketlerinin çekim gücünü, ancak yaşayınca anlayabiliyorsunuz. Gene 04.00 gibi yattık ve 08.00’de kahvaltıdaydık. Askerlik gibi bir şey... Atina’daki son günün sabahı Arkeoloji Müzesi’ne gittik. Kaybolup, elçilikten yardım istedik. Çok büyük ve başta karışık gibi gelen müzeyi; bir alay öğrenci ve Türkiyeli ile beraber gezdik. Öğlen gene Plaka civarı. Hızla ıvır zıvır alışverişi. Ve yeni bir sürpriz: Atinalı dostlarımızdan Faruk bizi gezdiriyor. Pire üzerinden Attika Burnu’nu dolaşıp, Lavrion civarından geçip ‘Kolestrol Meydanı’ yakıştırması yapılan Karetea bölgesine geliyoruz. Bol bol et ve uzo... Yağmur yağarken Atina’ya geri dönüş... Gece, bu kez ‘rock’çıların rebet müzik yaptıkları bir disco... Yorgunluktan, daha çok Atina Borsası’ndaki son manipülasyon üzerine ekonomi brifingi izler gibi, izliyoruz. Ve, teker teker otele kaçıyoruz. Gene yağmur, Politeknik önünden yaya geçidine, oradan otele ara yollar... Hepsini öğrendik. 
UFAK UFAK DÖNÜYORUZ...
Sabah erkenden yola revan oluyoruz. Herkesi toplayabilmiş olmamız müthiş. Kavala’ya akşam yemeğine yolculuk yapıyoruz. Öğlene ne oldu hatırlayabilene aşk olsun. Balık lokantalarıyla sıkı pazarlık. İskeçe’ye bir yıldızlı (içi boş) otele intikal. Kavala’yı çok sevebileceğimizi düşünerek, sabah bir saatlik yolu geri alıyoruz. Ve, Mehmet Ali Paşa Külliyesi’nden başlayan kısa bir turla, kendimizi şehrin içine atıyoruz. Gez Allah gez... Çok güzel, çok beyaz, çok ucuz ve çok sıcak bir kent. Memnun ve mesut bir çehreyle otobüse dönüyoruz. Herkes, ucuza aldığını düşündüğü şarap ve uzoları kucaklamış geliyor. 
Kentte kimi esnafa, “How much, is this?” diye soruyoruz... “Üç bin drahmi”  diye Türkçe yanıt veriyorlar. Nasıl tanıyorlar, anlamıyoruz. Sınıra yaklaşırken, bir süpermarket küçümeni ile karşı karşıyayız. Bu kez daha da ucuzdur diye, gene bir miktara alışveriş... 
Artık sınırdayız, kolayca geçiyoruz. Free Shop’ın Yunan tarafı. Tertemiz, kocaman, aydınlık, bol çeşitli ve en ucuzundan bir alışveriş merkezi. Bizim tarafa geçiyoruz. Üç mahmur ve maymun suratlı adamın, suratsızca dikildiği üç minik kulübe... Çeşit az, ilgi yok; sonuç sevimsiz. Keşan’da kasap köftesi arıyoruz. Bu kez bu tarafta bayram var. Dükkanlar kapalı. 
Trakya’yı geçtik, uzaktan İstanbul göründü.
Çok neşeli, çok keyifli ve hoşnut biçimde yeni bir gezide buluşmak üzere ayrılıyoruz. İyi ki gitmişiz... 
 
 

6768 kere görüntülendi.