Ad Soyad
E-posta

Hesabınızı etkinleştirmek için geçerli bir e-posta adresi girmeniz gerekmektedir.
Aktivasyon Mesajınız en kısa sürede gönderilecektir. Lütfen mesajı görememeniz durumunda Spam/Gereksiz E-postalar bölümünü kontrol ediniz.

TR
TL
Haritada Ara
Yazarlar
Haberler
Anket
Gökçeeada'da Hangisini Yapmayı Tercih Edersiniz?
Kastanyet eşliğinde Fado ezgileriyle... Portekiz ve İspanya
Adnan Genç
Kastanyet eşliğinde Fado ezgileriyle... Portekiz ve İspanya

 YEDİĞİMİZ İÇTİĞİMİZ DAHİL OLMAK ÜZERE

İBERİK YARIMADASINA YAPTIĞIMIZ GEZİ ÜZERİNE...

 

Geçen yazımızda belirttiğimiz gibi “Dost Yunanistan” seyahatinde olduğu gibi, bu yıl da eksenine ‘keyifli bir beraberlik’ duygusunun oturtulduğu yeni bir gezi daha yaptık. Gezme erbabı dostlarımızda, yakınlarıyla ve geniş bir özetleme ile söylersek; duyup gelenler, otobüste uykuyu sevenler, otobüste şarap içmeyi sevenler, otobüste anlatılan hiçbir şeyi dinlemek istemeyenler, bavulunu otelde unutanlar, uykudan uyanamayanlar, brendiciler, şarapçılar, sucular, sigara içenler ve her türden tütüne karşı olanlar, çocuk sevenler, çocuğun babasına kızanlar, tarihi bilgi meraklıları, seramik satın almayı sevenler, bütün müzeleri gezmek mümkün mü diye soranlar.. gibi oldukça geniş merak ve ilgi sahibi bir yolcu kitlesiyle yola çıktık İberik Yarımadasına doğru, uçuverdik... Her ne kadar kimi dostlarımız, ‘serbest kur döviz politikasına dönüş’ ve hükümetin bu bağlamda bir dizi kararı gündeme getirmesiyle, geziden geri kaldılar. Her şeyin bir anda doğan ilk sonuçları ve güven vermeyen gelecek kaygıları nedeniyle, çok sevgili arkadaşlarımızın bir bölümü, ‘yorucu ve keyifli’ bu geziden geri kaldılar. 

Başlarda pek çok aksilik olmasına karşın, Viyana’dan Abidin Erdoğan dostumuz;, UNI ROP firmasının sahibi ve yöneticisi, ODTÜ’lü sevgili arkadaşımız, bize rehberlik yaptı da, hayatımızı kolaylaştırdı. İstanbul’dan biletlerimizin uyduruk isimlere kesilmiş olmasını, 6 bin dolar gibi bir meblağı ödeyerek telafi etti. Fizik olarak her ne kadar Türk’e benzese de ‘herr Erdoğan’, her fırsatta durumlardan çıkardığı vazifeleri yerine getirerek, iyi bir gezi yapmamıza yardımcı oldu. Firmasına ve kendisine içten teşekkürlerimizle...

Palma de Mallorca’ya iniş...

Evet, başlangıç programında hiç yokken, uyuşturucu ve kumar trafiğinin önemli bir durağına ve Almanların ikinci vatanına inmiş olduk. Hiç yokken diyoruz, çünkü; programda kimi değişiklikler daha İstanbul’dayken ortaya çıkıvermişti. Hatta, seyehat sırasında da rotamızın güneyden kuzeye doğru olacağını bilirken, kendimizi Madrit’ten güneye doğru yol alırken buluverdik. Adaya indik. Rüzgar altında sahile değin yürüdük. ‘Oh, geziye başladık galiba.. mübarek olsun!’ duygusuyla, kendimizi ilk cafe-bar’a attık. İlk derken önümüze çıkan ilk yer olduğu kadar, seyehat boyunca girip çıktığımız onlarcasının da ilki... Açık şaraplar geldi. Tepemizde asılı duran ve kimilerimize ikram edilen  ‘söğüş domuz pastırması’nın tadına baktı. Mutlu, mesut bir çehreyle otelimize döndük. Bu, konakladığımız onlarca otelden ilkiydi. Her zamanki gibi, sabah 06.30’da kalkmak üzere saat 03.00 suları yataklara girdik. Mobilize askerlik başladı... Yat/ma, kalk... Yürrü, koşş... Şiş ayaklarımızla, ordu bize ‘terlik istirahati’ verirdi ya.. Bizler koşuyoruz.

Madrit’e indik..

Hoşgeldiniz. İlk hırsızlık vakası. Arkadaşlarımızdan birinin çantası; içinde bir alay gerekli evrak, parası ve kimlikleri ile kimi takıları uçuverdi. Arkadaşımız çok üzüldü. Biz de üzülüyormuş gibi yaptık. Bedelini kendimizin ödemediği iyi bir ders almış olduk. Yola koyulduk. Araç, sürücümüz ve rehberimiz gayet iyi. Hele rehberimiz Sonya... Nasıl da tatlı dilli bir rehber. Muhtemelen rehberlerin dünya çapında özel bir iletişim ağı olsa gerek. Yunanistan gezisi rehberimiz sevgili Lefter bey, Sonya’ya bildirmiş olmalı; ‘Tarih bilgisi düşkünü ODTÜ’lüler geldi. Ne biliyorsan anlat.. Hatta, beşer kere tekrar et. Kimileri dinlemez, pencereden etrafı seyreder, sok kafalarına!’.. ‘As you saw’ sopasıyla, kulaklarımızı dört açtık... Zaten pencereden seyretmek ne mümkün... Yol boyu yağmur yedik. Camları silerek yolculuk yapmaktan helak olduk. Bir faaliyet, bir faaliyet... Ama, Allah için, indiğimiz bütün kentlerde güneşi açtırdık. 

Toledo... Tarihin ta kendisi...

Evet, tarihi bir kent... Tepede, orada duruyor. İlk programda olmadığı için hayıflandığımız Toledo’yu da görmenin çizdiği beşuş çehreyle, önce otobüsle panoramik bir tur. Sonra da eski kente doğru, yürüyen merdivenlerle yükseldiğimiz yakın plan tur...  Olduğu gibi korunan eski kentin dar sokaklarında hızla yürüyüş... Yahudi mahallesinden yeni kentin içine doğru iniyoruz. Tarihin nasıl yazıldığı gibi spesifik tartışmaları ilgililerine bırakırken, nasıl yaşandığını tahayyül etmenin keyfiyle, akşam yiyeceğimizi aranmaya başladık. Havasına suyuna henüz alışamadığımız İspanya’nın meşhur sandviçlerini tatmaya başlıyoruz. Açık yer bulabilmek mesele olduğu kadar, hemen yiyecek bir şey bulabilmek de zor. Ekmek arası peynir ‘spesiyalitesi’ne takılmaktan kuruduk. Şarap yetişiverdi de imdadımıza, ilk günü kazasız belasız atlattık. Sonradan özellikle Cordoba’ya geldiğimiz ertesi gün Abidin’in bizleri götürdüğü özel bir yerde yediğimiz payeyalarla kendimize geldik. Her iki ülkenin de balık mutfağı olağanüstü. Çorbasından salamurasına değin tatmadığımız çeşit ve lezzet kalmadı. 

Cordoba... 

Görüp görübildiğimiz, doğrusu yaşamımızda her zaman denk gelmeyecek kadar önemde bir yere geldik. Önemi Cordoba Katedrali’nden geliyor. Dünyanın ikinci büyük cami olarak da nitelenen yapı Endülüs başkentlerinden Cordoba’yla özdeşleşmiş. Turunç bahçeleri içinden geçerek girdiğimiz yapı, hepimizin soluğunu kesti. İçerdeki şapeller ve her bir noktadaki ahşap, mermer ve taş işçiliğinin olağanüstülüğü karşısında kalakaldık. İyi korunuyor olmasının getirdiği duyguları ise, siz de tahmin edersiniz: Kıskançlık, hayıflanma, kızgınlın, pişmanlık... Ve öfke.

Sevilla...

12. yüzyılın ortalarında inşaatı başlamış.. 50 yıl kadar süren inşaat sonrası, bir 50 yıl da cami olarak hizmet vermiş olan yapı, 1250’lerden beri Katedral olarak bugünlere gelmiş. Artık müze. Minare-kule karışımı eklektik yapı ise, özel olarak merdivensiz yapılmış. Eğimli yoldan zamanında atla çıkabilmek mümkünmüş. Biz de tabana kuvvet tırmanıverdik. Yükseldikçe tamamımızın aşık olduğu Sevilla’nın panoramik görüntüsü belleğimize kazındı. Gün yavaş yavaş akşama dönüyor. Vakti kerahat geldi deyu, üzüm suyuna dönüşmenin yollarını arıyoz. Yol bulmak biraz zor ama muhteşem keyifli. Düzensiz, kısacık ve dapdar sokaklardan akıyoruz. Palast casa de Pilatos, Plaza Espana, Santa Cruz mahallesi, teğet geçtiğimiz Endülüs bahçeleri... Tertemiz, ışıklar içinde Sevilla’ya inen akşam yağmuru ile yıkanarak kendimizi kafelere, barlara vurduk. Güzel İspanyol kızlarının (elbette yakışıklı erkeklerinin de) bizleri beklediğini düşünürek, mekanlara dalıverdik. Doğrusu herhangi bir yere ortalama 20 kişiyle dalınca içerde kimse kalmıyor. Başta güzel kızlar dışarı kaçıverdi. Olsun, bizler bir önceki mekanın rekorunu en azından egale edebilmek için peşpeşe şarap ve katalan brendisi yuvarlıyoruz. Müseccel marka dayanıklılığımızla övünüyoruz. Laf aramızda bu satırların yazarı bendeniz, içki içmem. Bol su ve diet cola ile vakit geçirdim. Ama mekanlardan kesinlikle uzak kalmadım. Daima duruma muttali oldum, gruba da mukayyet... Her şey vatan için.

Portekiz.. 

Yolculuk sürüyor. Asma bir köprüyle sınırı oluşturan bir nehir geçiyoruz. Kapılar kalkmış, kulübe yok, bekçi yok. Ver elini Portekiz’in verimli toprakları. Kilometrelerce boyu mantar ağaçlarını geçtik. Dünya tüketiminin yüzde 70’ini Portekiz karşılıyormuş. Öğrenerek ilerliyor. Portekizli rehberimiz, bizleri ülkesine getirdiği için daha bir coşkun.. tarih ve coğrafya bilgisine boğuyor bizleri. Dinliyormuş gibi yapıyoruz. Üst katta yol boyu memleket havaları söylüyoruz. ‘Seni sevda çiçeğim/Seni sevdim, bu mu suçum’, ‘Perişan saçların...’, ‘Kanaryam, güzel kuşum’... Yesari Asım’dan Mustafa Nafiz’e Porto’nun tatlı şarapları eşliğinde demleniyoruz...

Lizbon ve Algerve...

Başkentin güney sahillerine doğru yol alıyoruz. Okyanus kıyısında geceleyeceğiz. Artık yorgunluk, asabiyet de yapmaya başladı. Sömürge ülkelerden gelme çocukların hizmet sektörünün tamamında görev yaptıkları bu ülkede, bu kentte otele yerleşmemiz mesele olacak gibi. Recepcioner çocuk, klima anahtarlarını vermem diye tutturunca olay çıkardık. Meğer Almanlar uzaktan kumanda cihazlarını götürürlermiş. Depozito olarak para isteyince şarlayıverdik. ‘Herr Erdoğan’ bize sezdirmeden halletti. Gecesine Albuferia’da Estombal köyüne giderek muhteşem bir akşam yemeği yedik. Başbakan Mario Suarez’in gelip gittiği bu salaş köy meyhanesinde meşk ile vakit geçirerek, çevremizde hayranlık uyandırdık. Hatta gecenin bir yarısı evlerine çekilmiş köylüleri de uyandırma pahasına... Sabah erkenden Lizbon’a hareket. Kent merkezine geldik ve tarihi tiyatro binası önünde indik ve kendimizi öğlen paydosu sırasında vakit geçiren Lizbonlularla birlikte kiraz likörü içerken bulduk. Sonra da çarşı pazara yöneliş... Bu kentte iki gün kalacağız. Ertesi gün değerlendirmek üzere keşif gezimizi hızla yapıyoruz. İki ülkenin insaları da yavaş. 20 kişi birden kapıdan içeri sökün ediyoruz. ‘Hu.. Huu. Bak ne çok müşteri, barınıza geldik..’ şirinliğiyle dükkana dalıyoruz. Adamların umurunda değil. Sıradakinin sodasını açıyor, bardağa koyuyor, kapağını çöpe atıyor, bardak altlığını sete koyuyor, bardağı da üzerine.. ve afiyet olsun. Biz de çıkıyoruz. 20 kişi birden başka bir lokale gidiliyor. 

Yanlış anlaşılmaya grubumuzun tamamı 50 kişiden oluşuyor. Ferdi gezileri yukarıdaki sayılara bölünerek yapıyoruz... Çarşı esnafını ürkütmeyelim dedik de... 

Mozaik Müzesi ve Okyanus Akvaryumu...

Gene yanlış anlaşıldı galiba. Elbette sadece gırtlak derdiyle koşuşturmadık. Rutin programda ne varsa aldığımız gibi üzerine kendi programımızı da yaptık doğrusu... 96’da Expo Fuarı sırasında açmış oldukları olağanüstü akvaryumda gene mevcutlu olarak gezindik. ‘No foto’ nidalarıyla balıklara, kabuklulara selam vererek, deniz kültürü ile ilgili bu gezimizi de deruhte etmiş olduk. Gene Belem Kulesi, Hieronymus Manastarı ve Mozaik Müzesi gezilerimize ek olarak, kimilerimiz Otantik El Sanatları Müzesi ile Tasarım Müzesi’ni gezerek görgümüzü eksik bırakmadık. İstanbul Ermenisi olan Gülbenkyan’ın müzesi ise geniş bir tamir gördüğü için gidemedik. Geziyi bitirmeden önce İspanya’da fazlasıyla turistik diye ‘flamenko’ gösterisi izlemedik ama, Portekiz’de ‘fado’ dinlemeye gittik. Galatasaray – Milan maçını izleyerek vakit geçirdiğimiz bir balık lokantasındaki doyumsuz yemek sonrası, gecenin bir vakti fado dinledik. Işıklar sönüp, müzisyenlere sahne verilince; biraz yorgunluk, biraz da şarabın mayhoşluğu eklenince yarı uyku haliyle dinlemeye çalıştığımız fado faslını salimen tamamlamış olduk. Üç aydır yollardayız. Dönüşü gözler olduk.

Evore üzerinden İspanya’ya gireceğiz. Portekiz’in Lizbon’da görmeyi umduğumuz ve kısmen tanığı olduğumuz tramvaylı dar sokaklarında gezinmeyi Evore’de gerçekleştirdik. İyi ki, yürüyerek gezindik. Üç saate yakın bir zaman diliminde dar ve beyaz sokaklarında doyumsuz bir gezi yaptık. St. Francisco Kilisesi ve şehir katedralinin yanısıra, merkezden çemberin dışına doğru soluk soluğa yürüdük. Birkaç lokale sadece bakınmak için başımızı sokuverdik, dükkanlardan alışveriş etmek yerine; sokak sokak gezdik. İsviçreli film yönetmeni Alain Tanner’in Beyaz Kentte adını verdiği ve Lizbon’da geçen bir öyküye adını verdiği mimari ve tarihi dokuyu, biz bu kentte gördük. Gene tutultuk ve verimli bir gezi yaptığımız kanısına bir kez daha vardık.

Madrit üzerinden Mallarco’ya..

Bir inci tanesi gibi gözlerimizi alan Madrit’te soluklanacak ve kenti özümseyebilecek vakti bulamıyoruz... Prada Müzesi ve Ritz Otelini çevreleyen yakın çevrede güneşe çıkmış gibi olduk. Tekrar havaalanı ve adaya iniş... 6-7 saat boşluğumuz olunca, adanın hakiki halini gördük. Gene tarih ve doğanın kucak kucağa olduğu görkemli bir atmosfer... İyi ki şu geziyi ve bütün geziyi yapmışız. Kesemize sağlık. Beden ve ruh sağlığımızı sorarsanız sizlere ömür… 

 


6863 kere görüntülendi.