TR
TL
Haritada Ara
Yazarlar
Haberler
Anket
Gökçeeada'da Hangisini Yapmayı Tercih Edersiniz?
Polonezköy'de
Adnan Genç
Polonezköy

 KÖY GİBİ KÖYDE, İNSAN GİBİ İNSANLARIN YAŞADIĞI KEYİFLİ BİR İSTANBUL BELDESİ...

 

Cemrelerin hepsini çoktan hal yoluna koyduktan sonra, güneşli günlerden birinde Polonezköy’ün yolunu tuttuk. Niyetimiz birlikte yolculuk ettiğimiz müzisyen arkadaşlarımızı kandırmak ve bi’miktar flüt sesi duymak. Komşudaki savaş, işgal ve kültür talanı ile ruhlarımızda kırıklık yaratan deprem sonrasında, görece ferahlama duygusu yaratmak istiyoruz…Doğrusu çok değil hemen 90’lı yılların öncesinden anımsadığımız köyün yolu aslında; Abraham Paşa korusu eteklerinin Boğaz’ın sularına değdiği kıyılardan başlardı. Beykoz’da, herkesin bildiği çok oluklu İshak Ağa çeşmesinden sağa dönünce ormanla kucak kucağa çam, (şu bol polenli) kavak, ladin, köknar ve nice dağ çiçekleri arasından Polonezköy sapağına kadar akardık. İçimizde kentten ayrı kalmanın şu kadarcık eksikliğini duymadan bol dönemeçli ama keyifli bir yolculuktan sonra, sağımızda yamaçlarda gümüşi bir kolye gibi parıldayan yolu görebilirdik. Şimdilerde buralar epeyce değişmiş olmakla birlikte, damağımızda özlemin eski tadı, katırtırnaklarının çevrelediği yollara yokuşlara vurduk, başladık önümüzden sıra uçup kaçışan kırlangıçları kovalamaya... 

Betonun gölgelediği tarih bilgisi…

Öğrendiğimize göre Polonezköy’ün kurulması için çalışan Mehmet Sadık Paşa, geçen yüzyılın ortalarında İstanbul’a gelip Türkleşen Polonyalılardanmış. Asıl adı Çaykovski olan Paşa, aslında Cihangir’de oturup, yazlık belde olarak köyü ihya eden çalışmalara katkıda bulunmuş. Ruslar Polonya’yı işgal edince, dönemin politik önderlerinden ve Paris’te yaşayan Adam Çartoriski, bağımsız koloniler kurma fikrini ortaya atıyor. Bağımsız koloni fikri Sultan Abdülmecit tarafından da hoş görülüyor ve Katolik Lazarist din adamlarının yaşadığı bölgede bugünkü Polonezköy kuruluyor. Bir süre sonra Lazaristler ayrılıyor, köyün adı da, Çartoriski’nin ön adı olan “Adam” ve Polonyalı anlamına gelen “Pol” ekini alarak Adampol oluyor. 20 yıl kadar sonra köydeki 100 kadar aile artık kolonyal statüden çıkarak, herhangi bir Osmanlı köylüsü gibi yaşıyorlar. Yaşamlarını çiftçilik ve hayvancılıkla geçiren bu ‘sarışın yabancılar’, onyıllar boyu domuzdan mamül şarküteri ürünleri üreterek geçindiler. 20. yüzyılın başlarında varlıklı Osmanlının yazlık konutlarının yer aldığı köy, bugün de geniş bahçeler içinde kurulmuş birbirinden güzel ve bakımlı villaların olduğu kırsal bir bölge. İstanbullu hafta içi sakin bir yaşam sürdüren köye, özellikle hafta sonu akın ediyor. 

Küçük gezintiler…

At kiralayarak yakın yöreyi, köyün temiz havasını soluyarak gezebilirsiniz. Köye Beykoz yönünden gelirken, sizi hemen girişte kilise ve Katolik mezarlığı karşılıyor. Yüz metre kadar sonra köyün minicik meydanını, kiralanmayı bekleyen atları ve pansiyon olarak da hizmet veren villaların kapısında bekleşen görevlilerin rahatsız etmeyen bakışlarını görüyorsunuz. Eğer ata binerseniz, Cumhuriyet Köyü'ne doğru gitmelisiniz… Köyün meydanındaki kavşakta birleşen üç yolun üzerinde hemen hepsinde pansiyonculuk yapılan evlere bu yol üzerinde özellikle göz atmalısınız… Köydeki evler bodur duvarlarla çevrili ama, çiti tamamlayan sık ve yüksek ağaçlar var. Kapı girişlerinde yediveren güller bir buğu gibi sarmış, evlere giden yolu... Baharı anımsatan çiçek kümeleri, duvarlarda nonfigüratif bezemeler oluşturan sarmaşıklar, konuklara ormanı gösteren binkollu çınarlar, yürüyüş boyu bize arkadaşlık ediyor. Hadi bakalım, çimenlere serilmenin, uç uç böceği izlemenin, dört yapraklı yonca aramanın veya papatya falı için toprağa uzanmanın vaktidir…

Köy meydanına geldiğimizde, dikkatimiz aile işletmeleri tarafından imal edilen cam eşyalara kayıyor. Olağanüstü zenginlikte ve renklilikte, neredeyse koleksiyon için yapılmış ama günlük yaşamda kullanabilecek şıklık ve pratiklikte ürünler var. 

1990’lardan beri Polonezköy’ün uzun yıllardır muhtarı olan Frederick Nowicki’nin düzenlemiş olduğu ve köy meydanına bakan küçük dükkanların üstündeki bakımlı ofisine çıkıyoruz. Yeni Muhtarımız Antony Vılkojevsky, turizme hizmet ediyor olmalarından hoşnut, ama hayvancılıkla uğraşmalarının yasaklanması eleştirisine katılıyor. Muhtarla köyün geçmişini, bugünkü yaşam ve projeleri hakkında konuşurken Polonyalı konukları köye ziyarete geliyor. Muhtarı konuklarıyla bırakıp, küçük tur sırasında gözümüze çarpan Polka Oteli’ne uğruyoruz. Yaşamı bilen ve süzülmüş bir mesleki etiğe sahip olduğu anlaşılan otelin kurucusu bir mimar; Murat Dağdelen. Kestane ağacından yapılma kirişlerin korunduğu bahçedeki samanlık, cafe-bar’a dönüştürülmüş. 

Polka Oteli’nden ayrıldıktan sonra minik bir tur da kilisenin, mezarlığın ve Adampol Oteli’nin bulunduğu bölgeye yapıyoruz. Bu arada köyün yerlilerinden Jan Dohoda ile tanışıyoruz ve köyün ‘Anı Evi’ni birlikte gezmemizi öneriyor.

Yaşamının son günlerine değin yalnız yaşayan, yaptığı iyilikler nedeniyle Polonya hükümetinden bir de liyakat nişanı alan bayan Sofja Ryzy’nin köye armağan ettiği Anı Evi, hayat denilen geniş bir sofa; sofaya açılan biri mutfak üç bölmeden oluşuyor. Girişteki bölüme konulmuş masada, gelen konuklar için bir protokol defteri duruyor. Defterde yerli yabancı pek çok ünlü imzaya rastlıyoruz. Köyü, geniş zaman diliminde Franz Liszt, Gustave Flaubert, Lech Walesa ziyaret etmiş. Duvarlardaki fotograflardan öğrendiğimize göre dünyaca ünlü diva Leyla Gencer de baba tarafından köyle ilintili.

    Kapı girişinde “Bolluk Tanrıdan” – Szczesc Boze” yazıyor. Anı evinden çıktıktan sonra, Jan Dohoda bizi Leonardo Restaurant’a davet ediyor. Köyün meydanına bakan bir köşede bulunan lokanta, çok geniş bir bahçe içinde 100 yıl kadar önce Jan Dohoda ailesinin ataları tarafından yapılmış olan ve yeni restore edilmiş Polonya mimarisinin izlerini taşıyan bir binada hizmet veriyor. Aşçıbaşının İngiliz, Fransız, Polonya ve Türk mutfağından örnekler sunduğu mönünün ardından, böğürtlenli krep ve Jan Dohoda’nın annesinin gelenekselleştirdiği olağanüstü bir kıvam, renk, koku ve tat içeren vişne likörünü de tattıktan sonra, dönüş yolunun yaklaştığını hissettik. Damağımızda karanfil kokulu içkinin tadı, aklımızda bir güzel günün esintileri, kulaklarımızda Debussy ve Bach’ın ezgileriyle çok yakında yine buralarda olmayı dileyerek kentin yolunu tutuyoruz.

 

 


8604 kere görüntülendi.