TR
TL
Haritada Ara
Yazarlar
Haberler
Anket
Gökçeeada'da Hangisini Yapmayı Tercih Edersiniz?
Bayram: Dün, Bugün ve Belki de Yarın
Seda Poyraz
Bayram: Dün, Bugün ve Belki de Yarın

Bugün bayram…  Algılayışlara göre ne çok anlamı var ve şüphesiz anlamlar her dönemin yaşanmışlıklarına göre değişiyor…

Gokceadaliyiz.com’daki ilk yazımı, adının İmroz olduğu dönemde Gökçeada’daki en yakın ilkokul arkadaşım Alexandra ile yaşadığım bayram gününü anlatarak yazmaya karar vermiştim. Buna neden, 60′lı yıllardaki bayramların hissettirdiği o unutulmaz duygulardı. Günlerce önceden bayramlık ayakkabılarını yatağının kenarına iliştirip, giyileceği günü sabırsızlıkla bekleyen çocuk kalbinin…

Dün ve bugün… Yarının ipuçları büyük ölçüde ‘bugün’den belli. Bayram arefesinde, İstanbul’un birbirine yakın fakat iki farklı semtindeki  tezat görüntüler, kültürel değişimlerin bayramların konusuna girdiğini anlatıyor. Gelenekler daha çok alt ve belki orta gelir gruplarında yaşatılırken, üst gelir gruplarında bayram’ın diğer adı, yakın veya uzak diyarlara kaçış, geziye dönüşüyor; uzunca bir zamandır.

60′lı yıllarda, bayramlarda gezi kavramı yoktu, olamazdı da. Geleneklerimizde katı olarak yer aldığı şekliyle, ayıplanırdı. 70 ve 80′li yıllarda, giderek artarak, bayramların gezilere dönüşümün işaretleri yaşandı.  90′lı ve bugünün 2000′li yıllarında dönüşüm hız kazanarak sürüyor. Kim bilir belki de,  gelecek dediğimiz yarın, bayramlar gezi demek olacak.

Tarihin tüm dönemlerindeki gibi neden/sonuç ilişkileriyle basit bir analız yapıldığında temel neden, kadın-erkek ve hatta çocuk iş hayatının değişik biçimlerinde yer almamız olmalı. Bayram izinlerinin, kentselliğin karmaşık ortamlarından kaçışa, bir dem dinlence düşüncesi, arzusuna olanak tanıması…

Günümüzün orta yaş kuşağı olarak, bayramları ‘öz’leriyle yaşayan son kuşaktık belki de. Yeni jenerasyonlar, büyüklerinden dinledikleri, yazılar ve kitaplarda okudukları bayram teorilerini yaşasalardı daha güzel olabilir miydi?  Jenerasyonların bayramlara bakış açıları, yeni biçimler olumsuzlanabilir mi? Tarihsel gelişmeler hatıralara özlem yaratırken, küçücük damlacıklarla startı verilmiş olan yeni, zamanla biçimlenerek alışkanlıklara dönüşüyor.

Orta kuşağın bir temsilcisi olarak, bayramlarda tatile çıkmayı yeğlemedim. Belki de bayramlara özel giyinmek, arkadaş ve akrabaları ziyaret etmek, demir paradan harçlık veya oyalı renkli mendiller almak, Lunapark’larda ürpertiyle coşmak, ev ziyaretlerindeki  fıstıklı-cevizli baklavaları, çikulata, şekerleri kaygısızca yiyebilmeyi istedim. Ancak gelenekler değişip, eski  bayramların çoğu unsurunu yaşamak olanaksızlaşıyorsa eğer, tatile çıkmamış olmak fark etmiyor.

Gezi deyince aklıma İmroz ve Gökçeada’da geçirdiğim çocukluk yıllarım gelir. O dönem en çok Yunanistan’ı görmek istemiştim.  Ortaokul ve lise yıllarımda Paris ve Londra’nın , Van Gogh’un tuvallerine yansıyan cafe’leri de eklendi.  Üniversite dönemimde ise üç ülkeye diğer tüm dünya dahil oldu. Belki de en çok ‘Kızıl Meydan’ın ağır bilinmezliğindeki yasaklı şehir Moskova…

Çoğumuz için Türkiye içinde gezilerin dahi bilinmez olduğu o zamandan bu yana yurtdışına gitmemek tercihlere bağlı gibi sanki… En son ‘bu bayram öncesinde’ gittiğim, dört Avrupa ülkesini kapsayan seyahatimde ve özellikle de Prag’daki her noktada çoğunluğu aile Türk turistleri görmek,  iş hayatımın tatil dönemlerini hatırlatıyor. Side, Marmaris, Bodrum’daki turistlerin, bir yabancı ülkede karşılaştıklarında selamlaşmamaları dikkatimi çekerdi. ‘Bizler bilmediğimiz diyarlarda vatandaşlarımızı görsek, böyle mi yapardık! Konuşur, söyleşir, kucaklaşır, öpüşürdük… ‘ diye düşünürdüm.

Bayram öncesi seyahatimizde, sadece biz değil yanıbaşımızda duran Türk’ler de son derece doğalmışcasına salt kendilerine, gruplarına odaklıydı. İstanbul gibi bir metropole göre, ‘Baharı ve Kafka’yla özdeşleştirdiğimiz dünya kültür başkentlerinden göreceli küçük bir şehirde yolumuzu kaybetmek ise hiç olası değildi… Üstelik, birkaç gün sonra sıkılmaya başlayacağımız bir kent olabilirdi Prag… İstanbullular için ifade edilebilecek bu özellik, dünya savaşlarından hasar görmeyerek tarihsel geçmişin muhteşemliğini her noktasında gözler önüne seren bu şehrin olağanüstülüğünü gölgelemiyor şüphesiz…

Hemen tüm Avrupa şehirlerinin görsellik ve yaşamlarına katkıda bulunan nehirler arasında yerini alan Prag’daki Vitara nehrinin çok da anımsatmadığı geçmişimizi Tuna anlatıyor. Avusturya, özellikle de Macaristan’ın belirleyici unsuru Tuna, nehirden öte uçsuz bucaksız bir deniz misali. Osmanlı’nın 300 yıl ‘özerklik vererek’ yönettiği toprakların bugünkü sahipleri olan Macar’lar, dünden bugüne Atila, Kanuni Sultan Süleyman, Atatürk isimlerini bugün de caddelere, sokaklara, çocuklara verecek kadar Türk’lere yakın…

Viyana, kapitalizmin yerleşik düzeninde metropol olduğunu nasıl hissettiriyorsa, Viyana ve Budapeşte arasındaki kısa mesafedeki Bratislava, yeni gelişiyor olmanın görüntülerini yansıtıyor. Avrupa Birliği’nin bu gözde ülkeleriyle aramızdaki kültürel farklılıklar öylesine bariz ki, bireysel yaşam hüküm sürüyor oralarda…

Şüphesiz seçimler bize ait değil; toplumsal koşullar belirleyici ve sürükleyici olan. Bugün metropol illerimizde unutulmaya yüz tutan, Anadolu’da yaşatılan bayramlarımız gibi…


8693 kere görüntülendi.